Su içmek için susamayı beklemeyin

Havaların soğuması ile birlikte gün içinde içilen su miktarı da azalıyor. Ancak
suyun başta böbrek sağlığına etkisine vurgu yapan uzmanlar, “susamasanız da su
için” uyarısında bulunuyor. Vücuttaki su dengesinin korunması gerektiğini
belirten Yard. Doç. Dr. Bilal Görçin, İnsan vücudunda en fazla bulunan maddenin
su olduğunu söyledi ve böbrek sağlığının korunmasında suyun neden önemli
olduğunu anlattı: “Vücudumuzdaki tüm metabolik olayların devamında, besleyici
maddelerin gerekli yerlere ulaştırılmasında (Gıdalar, enerji maddeleri, kan ile
taşınan oksijen) ve her gün oluşan atık maddelerin vücuttan uzaklaştırılmasında
(Gerek gıdaların, gerekse her türlü ilaç ve maddenin yıkımında oluşan) su temel
bir aracıdır. İnsan vücudunun yüzde 60`ı sudur. Kişinin yağ dokusu miktarına
göre su miktarı vücut ağırlığının yüzde 55 ile yüzde 77 arasındadır. İnsanın
vücut ağırlığı değişmedikçe sıvının miktarı da değişmez. Fazla miktarda alınan
su birkaç saat içerisinde böbreklerden atıldığı gibi su kaybı durumunda ise
(Ter, kusma, ishal, su kısıtlaması vs...) yine böbrekler daha yoğun bir idrar
çıkararak suyu tutar ve bu dengeyi sağlar. İnsan vücudundaki suyun büyük kısmı
deride, kaslarda, iskelet sisteminde, kan hücrelerinde, en az ise yağ dokusunda
bulunur.
SU DENGESİNİ DÜZENLEYİCİ ORGAN BÖBREKLERDİR
Vücudumuzdaki su iki ayrı bölgede bulunur. Yüzde 35-40, hücre içersinde, yüzde
20-25` ise hücre dışındaki sıvıdır. Hücre dışı sıvı kan ve lenf sıvısı ve
“transellüler sıvı” adı verilen beyin-omurilik sıvısı, göz içi sıvısı,
akciğer-karın zarları arasındaki sıvı, eklemler içersindeki sıvı ve mide
bağırsak sisteminde dolaşan sıvıdır. Su vücuda mide-bağırsak sisteminden girer,
cilt-akciğer, mide-bağırsak ve asıl böbrekler yoluyla atılır. Mide-bağırsak,
cilt, akciğerler, bu organlardan kaybedilecek sıvı ve elektrolitleri düzenlemek
gibi bir fonksiyona sahip değildir. Hâlbuki böbrekler su ve elektrolitlerin
atılımını ve organizmanın ihtiyacı halinde tutulmasını, geri emilmesini
gerçekleştirecek mekanizmalara sahiptirler. Yani su dengesini düzenleyici organ
böbreklerdir.
VÜCUTTA HER GÜN 2 TON SIVI İŞLENİYOR
Normalde kalbimiz bir dakikada 5 lt. kanı vücuda pompalar. Bunun yüzde 20 -
22`si direkt böbreklere gider. Ağırlık olarak vücudun 300`de biri olan
böbreklere kanın yüzde 22`si gidiyor. Bu da dakikada 1200 ml, 24 saatte ise 1800
litre yapmaktadır. Günde böbreklere gelen 1800 litre sıvının yüzde 10`u süzülür
ve 180 litre olarak böbrek tüplerini geçer. Böbrekler bunun yüzde 99.3’ünü geri
emerek 1,5 lt. idrarı oluşturup dışarı atarlar. Yani her gün 2 ton suyu işleyip
sonuçta 1,5 litre idrar ile vücudun su dengesini korurlar.
AZ SIVI ENFEKSİYON VE TAŞ HASTALIĞINA NEDEN OLABİLİR
Böbrekler vücudumuzda her gün oluşan zararlı atık maddeleri (Üre, kreatinin,
ürik asit gibi) su ile seyreltip atarlar. Günlük ihtiyacından daha az sıvı alan
insanlarda idrar akımı yavaşlayıp durağanlaştığı için kolayca idrar yolu
iltihapları ve taşları oluşturacaktır. Bu nedenle böbrek sağlığının korunmasında
birincil şart bol su içmektir. Günümüzde taş oluşmasında atık gıdaların cinsinin
önemli olmadığı taş oluşumunun engellenmesinde ve tekrarlanmasının önlenmesinde
yeterli su içmenin temel şart olduğu benimsenmiştir. ABD`de idrar yolu
enfeksiyonlarının tedavilerinde antibiyotik yerine su önerilmektedir. Böbrek
yetmezliği ve böbreğin iltihabı olan nefrit hastalığında böbreklerin
fonksiyonlarının kaybından dolayı suyun süzülmesi ve atılması fonksiyonlarını
yapamadıkları için su vücutta birikir. Göz kapakları, bacaklar ve vücut şişer.
İÇTİĞİNİZ SUYUN KALİTESİNE DİKKAT EDİN
Günde 2 ton suyun süzülüp, yüzde 99,3’ ü tekrar emilerek su dengesinin
ayarlandığı bu muazzam organlarn sağlığına çok dikkat edilmesi gerekir. İçilen
su ne kadar kaliteli olursa (sertliği az, iyon içeriği normal sınırlarda, tadı
iyi) böbrek sağlığı o kadar iyi korunacaktır.”
Sevmeyi Öğrenen Adamın Öyküsü
Sevgisiz insan, bir gün şans eseri bir çiçek bahçesinde bulmuş kendini,
bahçedeki çiçekleri hiç düşünmeden ilerlemiş bir süre.Bir düzlüğün ortasında
mola vermiş bir ara.Etrafına bakmış bir süre, hiç bir çiçek bir şey ifade
etmemiş ona. Sonradan yıkılan bir ağaç görmüş ve onun yanında bir papatya.
Papatya kendinden emin, o köşede yıkılan ağacın yanında çıkan rüzgara göğüs
geriyormuş. Papatya o kadar güzelmiş ki...Sevgisiz insan sevgiyi tanımış. Buna
şaşırmış. Alışamamış, ne yapması gerektiğini bilememiş. Pek tabii bildiğini
sanmış... Papatyayı sevmiş, okşamış, rüzgar ona zarar vermesin diye araya girmiş
oturmuş...
Papatya bir süre tekrar dikleşmiş. Papatyanın zarar görmesinden öylesine
korkuyormuş ki, böylesi bir güzelliğin sonsuza dek sürmesini, o kadar çok
istiyormuş ki... Papatyanın, ellerine dokunduğu her an, onu hissettiği her an
kendini dünyanın en mutlu insanı hissediyormuş...
Sevgiyi öğrenen adam, gerek papatyayı korumak için gerekse ona olan
doyumsuzluğundan dolayı papatyayı koparmayı ve yanına almayı istemiş. Onu bu
bahçeden koparmak ona çok doğru gelmiş çünkü, onu yanında hep koruyabilecek,
sevebilecekmiş.
Papatyayı hiç düşünmeden çekmiş, koparmaya çalışmış, papatya buna direnmiş,
direnmiş. Seven adam anlayamamış bu direnci, daha da güçle yüklenmiş papatyaya.
Aklı o zaman neredeymiş, kim bilir...
Papatya gün geçtikçe solmuş, solmuş... Adamın gölgesi onu öyle bir kapıyormuş
ki, soluk almasını engelliyormuş. İşin garibi adam bunu görsede anlayamıyormuş,
papatya soldukça üzerine daha çok titriyor, iyice kapıyormuş güneşini. Sevmeyi
yanlış öğrenen adam, en sonunda dayanamamış ve papatyayı tüm gücüyle kendine
çekmiş.
Tüm dünyaya ne mutlu.. Ve o salak adama ne mutlu ki, papatya herşeye rağmen
direnebilmiş gücü kalmasa da. Ama bu direniş o kadar büyük bir güç gerektirmiş
ki, o herşeyden çok sevdiği papatya boynu bükük kalmış...
Seven adam işte o noktada her şeyi görmüş ve anlamış, yaptığının acısı ona öyle
bir koymuş ki, sendeleyip yere düşmüş. Hayatında tanımadığı acıyı çekmiş adam.
Hayatta kendini ilk defa haksız, ilk defa bencil, ilk defa küçük hissetmiş.
Ağlamak para etmezmiş, üzülmekte. Güneş de hemen fayda etmezmiş papatyaya.
Sevmiş adam, bir çiçeğe nasıl davranması gerektiğini görmüş gözündeki perdeler
kalkınca... Ağlayarak çiçeğin yanında durmuş, rüzgara karşı kendini siper etmiş
yine ama çiçeği ne koparmaya çalışmış bir daha, ne de üzerinde gölge etmeye...
Papatya, tekrar mutlu bir şekilde bütün asilliğiyle ve gücüyle dimdik ayakta
durana kadar bekleyecekmiş öylece, yakınında olacakmış çünkü, çiçeğin ona
ihtiyacı olacağı bir zaman olursa o da o anda çiçeğinin, papatyasının yanında
olacakmış.
Seven adam, papatya onu bir daha hiç sevmese bile, onu sonsuza dek sevecekmiş,
çiçek isterse uzakta, çiçek isterse yakında... Çünkü seven adam için değerli
olan tek şey varmış, o da çayırda tek başına ayakta durmaya çalışan eşi benzeri
olmayan güzellikteki o tek papatya...
Aşk Acısı
Durmaksızın yağmur yağıyor İzmir’de, sabaha yüz tutmuş gece; nereden aklıma
geldiyse: “Kim bilir kaç kişi ağlıyordur yine?”
Bilmeyene atlatması çok zor; abartı zanneder, hatta zayıflık etiketini
yapıştırıverir kolayca…
Oysa… Kaç kişi koynunda cep telefonu ile uyumuştur “Ararsa duymam” kaygısıyla…
Kaç kişi şimşekten korkmuş, ille de onun göğsüne sığınmak istemiştir?
Yokluğu deler geçer!
Garip bir duygudur: Bir tarafı pek ala bilir ki aramaz, heyhat, diğer taraf
ısrarla düşler üretir; üretmekle kalsa iyi, inandırır bir de üstelik, kanıtı
anılardır…
Ahh… O anılar değil midir ki zaten perperişan eder insanı!
******
Git-gellerin hesabı sorulmaz; dişi tarafını pek iyi bilirim ki saatte bin kereye
ulaştığı vaki olmuştur, neredeyse…
Gündüzler biraz daha dik tutar insanı, biraz daha gerçekçi olunur, o yüzden
“Bitti artık!” deyişlerimiz gündüzlerde seslendirilir, yürek söz dinler gibi
olur.
Ne yaparsa geceler yapar; en maskesiz, en çıplak hallerimizi gecelerin göz
yummalarında yaşarız ya zaten!
Gündüz alınan tüm kararlar bir bir erir gider…
Bir acı ve bir umut vardır artık elde; yürek umudu tercih eder!...
Beyin, karışmamayı tercih eder o anlarda, niyeyse…
******
Yüreklerde bir eller vardır ki; durmadan sıkarlar, nefes alamaz hale gelir
insan!
O sırada biri gelir “Üzme ne olur bu kadar kendini…” der, ya halinize ağlarsınız
o arada, ya söyleyene kızarsınız!
Evet, kızarsınız, iyiliğinizi istediğini bilmenize rağmen!
Yeterince anlaşılmadığınızı düşünürken, içten içe içinde bulunduğunuz durumu
yakıştıramazsınız kendinize…
Ya kendinizi suçlamaya başlarsınız, ya da O’nu; döngü böylece devam eder bir
şekilde…
******
Bir taraftan göz yumduğunuz gerçekler gör artık bizi diye sahnede yerlerini
almak için itişip kakışırlar; kötü tabii ki, görmek ayrı bir acı, görmemeye
çalışmak yine aynı: İlle de can acıyacak!
Böyle zamanlara denk gelir minicik bir hoşluk oluverir; sizde kalan bir eşyasını
almak için araması dahi sonsuz mutluluk senaryoları yaratmaya yetebilir!
Bahaneydi eşya, aslında beni aramak istedi!”
Artık bir saat mi, beş saat mi sürer bu hayali mutluluk, ayaklar yere değmek
için ısrar ederken en kötü senaryoya geçmiştir bile kişi: Demek ki sevgilisi
var, ev tuttular ve kalan eşyasını istiyor, hayvan! Kızgınlık da bir saat mi
sürer, beş saat mi; yerini yine bahanelere bırakacaktır, el mahkum!
******
Offf, kalbim sıkıştı vallaha!
Yaşamayana anlatması zor, yaşayana da yaşaması pek zor!
Lakin, gelin görün ki geçiyor, vallaha!
O, her dakika aramasını beklediğiniz günler, geceler; onurunuzu paspas yapıp da
önüne serdiğiniz ve de neticesinde hepten örselendiğiniz zamanlar geçiyor bir
şekilde…
Vallaha, sırf size özel değil, yüreğini avucuna alıp da sunanların ortak derdi…
Yani, demem o ki: Kendinizi boş yere bir de yüzden hırpalamayın!...
Aha, benden söylemesi!
******
Ağlanıyor, hatalar yapılıyor, yeri geliyor gecenin bir saati aranıp neredeyse
özürler döşeniliyor, falan…
Bir gerçeği de atlamak lazım, yaşanacak şeyler var diye düşünürken karşı tarafın
bitirmesinden; söylenecek sözler varken söylenememesinden kaynaklanıyor bu durum
daha çok!
Sonlanmamışlık en çok delirtiyor ya zaten insanı!
Bizden kaçtığını sandığımız kişi yetersizlik ve korkularından dolayı da kaçmış
olabilir; şimdi aşk acısı depreşik olanlar bundan bir sonuç çıkarıp, “Ayyy
canım, kıyamam ben sana” diye düşünerek telefonlarına sarılmasınlar!
Aşık olan sağlıklı bir insan kaçmaz!
Ya aşık değildir ya da mantık örgüsü sağlıksızdır; farklı nedenleri olanlar da
vardır belki… Eee, ama onlar da adam gibi açıklasınlar yani…
“Seni çok seviyorum ama evliyim, evliliğimi de yıkmak istememekteyim!” gibi…
******
Doya doya yaşayın aşk acınızı, doymadan geçmiyor zira bu acı!...
Ama, size bir şey diyeyim mi, geçtiğinde sizi öyle bir büyütmüş oluyor ki; kaç
kitap okunsa, kaç üniversite bitirilse karşılayamaz bu durumu!
Kişinin en saf, salak, beyinsiz olduğu durumdur; yüreğin en geniş, onurun gözden
en gözden çıkarılmış halidir…
Her türlü maddiyatın önemsenmediği nadir durumlardan biridir!
Tüm toplumsal baskıların hiçe sayıldığı zamanlardır; bu yüzden gün geliyor
teşekkür dahi ediyor insan onlara, bu acıyı yaşamasaydım, inan, büyüyemezdim
belki bu kadar!...
Gülgün Karaoğlu (Çıplak Pencere)
35'i geçtiğini nasıl anlarsın ?
Öyle doğumgününde pastanın üzerindeki mumları üfleyince, birden bire olmuyor.
Hatta bir süre anlamıyorsun, yavaş yavaş hayatına girmeye başlıyor 35 yaş. Tüm
şürekasıyla hayatını istila ettiğini anlayana kadar bazen bir iki yıl geçiyor.
Sonra bir bakıyorsun, 35’i geçmişsin.
•Sabah uyandığında yüzündeki yastık izi işe gidene kadar kaybolmuyorsa
•Yol gözünde büyüyor diye ayağına kadar gelen U2’nun konserine gitmekten
vazgeçiyorsan
•Kredi kartı ekstresindeki harcamalar pastasında eğlence yüzdesi giderek
azalıyor, sağlık yüzdesi giderek artıyorsa
•Kendini eskisine göre daha korkak buluyorsan
•Küçük konforlar vazgeçilmez olduysa
•Bir ev sahibi olma fikri eskisi kadar yabancı gelmiyorsa
•Annenin ya da babanın kopyası olduğunu fark ediyorsan
•Aynı kiloda kalmak için giderek daha fazla hareket etmen, daha az yemen
gerekiyorsa
•Gençleri küçümsemeye başladığını fark ettiysen
•Yaşınla ilgili okuduğun sağlık makalelerinin yüzde 90’ı riskli hamilelikler
hakkındaysa
•Günlük teknolojideki en basit gelişmeler bile kuantum fiziği gibi gelmeye
başladıysa
•‘Bizim zamanımızda’ diye başlayan cümleler kurmaya başladıysan
•Seksenli yıllara dair yaptığın esprileri giderek daha az insan anlıyor ve
gülüyorsa
•Eskiden kızdığın şeylere gülüyor, gülüp geçtiğin şeylere kızıyorsan
•İmitasyon ve plastik yerine artık gerçek mücevher takmak istiyorsan
•Gardırobunda moda olan şeyler azalıp klasik parçalar çoğaldıysa
•Evinle, toprakla ve bitkiler alemiyle ilgilenmek; sabaha kadar eğlenmekten daha
cazip gelmeye başladıysa
•10 yıl önce bir anlam ifade etmeyen filmleri şimdi seyrettiğinde yumruk yemiş
gibi oluyorsan
•Evden çıkmadan önce havayı kontrol etmeyi alışkanlık haline getirdiysen ve bir
tek bulut görünce bile ‘ne olur ne olmaz’ deyip yanına şemsiye alıyorsan
•Arkadaş kalabalığının yerini daha az sayıdaki dostlar aldıysa
•Gece dışarı çıkmak dediğin şey, dostlarla akşam yemeği ve belki bir konser
haline geldiyse
•Facebook’a çocuğunun fotoğraflarını yükleyen arkadaş sayısı, Mikonos’ta çılgın
tatil fotoğrafı yükleyenlerden fazlaysa
•Bütün yazı düğün ve doğum ziyaretlerine ayırdıysan
•Artık mini etek giymemen gerektiğini söyleyenler varsa
•Bir arkadaşın ölümü ne demektir artık biliyorsan
•Evdeki ecza dolabında vitamin ve mineral hapları çoğaldıysa
•Jinekoloğun ilk mamografi zamanının geldiğini söylediyse
•Sırf ertesi sabah çekeceğin baş ağrısı yüzünden gece ayarında içmeye
başladıysan
•Kalabalıklara girme fikri korkutucu geldiği için pazar gününü evde ya da ıssız
yerlerde geçiriyorsan 35 yaşı geride bırakmak ne demek biliyorsun demektir...
Banu Tuna, Hürriyet Cumartesi
Küçük şeylere dikkat
Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır. İlaç alır geçmez. Bir
iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı
kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendi'nin başağrısı artarak sürer. Üstüne
üstlük baş agrısının yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlar. Başka doktorlar
çağırılır...
Osman Efendi Uşak'ın ileri gelenlerindendir. Ağrıyı kesene servet vaat eder.
Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı
birbirine karışır, başağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi'yi İstanbul'a
götürmeye karar verirler. İstanbul'da en iyi doktorlar seferber olur.
Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır... Görünüşe bakılırsa
Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan başağrısı ve
gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.
Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar
yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda; Zürih'e gidilir.
Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler
tekrarlanır. Sonuc: Osman Efendi'ye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan
Osman Efendi'ye ağrı kesici iğneler yapılmaktadır. Altmışlarını süren adamın
ülkesine dönüp "dinlenmesi", daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye
edilir. Osman Efendi bitkin, aile perişan. "Kader" denilir, Uşak'a dönülür.
Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü
beklemeye başlar. Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi'nin eski
berberi "Berber Mehmet" çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman Efendi'yi
tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler. Berber
Mehmet bir an düşünür.
"Beyim" der, "Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüs olmasın?"
Bir bakar, "Hah işte" der "Kıl dönmüş." Osman Efendi'nin şaşkın bakışlarına
aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı Osman
Efendi'nin köyü ayağa kaldıran cığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet, Osman
Efendi'nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla
kapı dışarı edilir. Osman Efendi'nin kanayan burnuna pansumanlar yapılıır,
kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah
Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması
geçmiştir. Başağrısından ise eser kalmamıştır.
Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını
doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin
aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet'i
çağırtır ve ona bir servet bağışlar.
Sonuçlar :
1. Vergiden turizme, sosyal güvenlikten adalet reformuna kadar Berber Mehmet
Efendiler'in fikirleri var, dinlemek gerek.
2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur.
3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.
Fıkralar
GÜNEŞ TUTULACAK
Albay, binbaşıya:
-Yarın güneş tutulacak. Bu her zaman görülen bir şey değildir. Erleri talim
elbiseleri ile talim meydanına getirin de olayı görsünler. Ben de orada bulunup
kendilerine gerekli bilgiyi vereceğim. Şayet yağmur yağarsa, tabii bir şey
göremeyiz. O zaman erleri, üstü kapalı talimgaha götürürsün.
Binbaşı, yüzbaşıya: -Albayın emri ile yarın sabah saat dokuzda güneş tutulacak.
Bu her zaman görülen bir olay değildir. Şayet hava kapalı olursa bir şey
görülemeyecektir. Bu durumda tutulma, kapalı talimgahta gerekli talim
elbisesiyle yapılacaktır.
Yüzbaşı, teğmene: -Albayın emri ile yarın sabah dokuzda talim elbisesi ile güneş
tutulmasının açılış merasimi yapılacaktır. Şayet yağmur yağarsa ki bu durum pek
görülen bir olay değildir, Albay kapalı talimgahta gerekli bilgiyi verecektir.
Teğmen, başçavuşa: -Yarın sabah dokuzda hava güzel olursa, talim kıyafeti ile
albay tutulacak. Kapalı talimgahta yağmur yağarsa, alayın meydanında manevra
yapılacak. Çünkü bu her zaman görülen bir olay değildir.
Basçavuş, çavuşa: -Yarın sabah saat dokuzda kapalı talimgahta Albayı tutacağız.
Sabah hepiniz talim teçhizat ile hazır olun. Askerler kendi aralarında
konuşuyorlarmış:
-Ne olacakmış, ne olacakmış ?
-Yarın sabah bizim başçavus Albayı tutuklayacakmış.
MANTIKLI ve YASAL
Bir öğrenci, lojistik ve organizasyon dersinin yazılı sınavından kalıyor.
Öğrenci:
Siz beni cezalandırıyorsunuz. Bunu hiç anlıyor musunuz?
Profesör: Evet tabi ki.Yoksa nasıl profesör olabilirdim?
Öğrenci: İyi o zaman. Size birşey sormak istiyorum. Eğer doğru cevabı
verirseniz, ben kötü notumu alıyorum ve gidiyorum. Fakat bununla beraber eğer
cevabı bilemezseniz bana iyi not vereceksiniz.
Prof: Anlaşıldı tamam. Sor bakalım.
Öğrenci:Yasal olupta mantıklı olmayan nedir? Mantıklı olup ama yasal olmayan
nedir? Ve ne mantıklı ne de yasal olmayan nedir?
Profesör iyice bir düşündükten sonra hiç bir cevap veremiyor. Ve o öğrenciye iyi
not vererek onu geçiriyor. Daha sonra profesör en iyi öğrencisini çağırıyor ve
ayni soruları ona soruyor. Öğrenci hemen cevap veriyor:
"Siz 63 yaşındasınız ve 35 yaşındaki bir bayanla evlisiniz. Bu yasal ama bununla
beraber mantıklı değil.
Karınızın 25 yaşında bir dostu var, bu gerçi mantıklı ama yasal değil.
Siz, karınızın dostuna iyi bir not veriyor ve onu geçiriyorsunuz oysa ki o
sınıfta kalmıştı. Bu ise ne mantıklı ne de yasal."
KARYOLA
Psikoloğa giden adam, 'Geceleri uyuyamıyorum efendim' demiş, sürekli yatağın
altında biri var gibi geliyor. Yatağın altına girip orada uyumayı deniyorum. Bu
defa da yatağın üstünde biri var gibi geliyor...
Adamı dikkatle dinleyen psikolog 'Hallederiz bu saplantıyı' demiş. Bana haftada
iki kere geleceksiniz. 6 aylık bir tedavi sonunda sizi iyileştireceğimi
umuyorum.'
- Her viziteye ne kadar ödeyeceğim?'
- Her vizite 100 YTL, buna göre 6 ayda 4 bin 800 YTL ödeyeceksiniz'
Adam gitmiş, o gidiş... Psikolog, birkaç ay sonra adama sokakta rastlamış:
- Ne oldu, hastalığınız?'
- 2.5 YTL'ye hallettim...'
- Nasıl oldu?'
- Sizden çıktıktan sonra, ilerdeki bara uğradım. Biramı içerken barmene
hastalığımı anlattım. Karyolanın bacaklarını kes' dedi... Kestim; mesele
halloldu...
'FEMİNİSTLER
Feministler toplanıp bir karar almışlar. Demişler ki: Gidip kocamıza diyeceğiz
ki, "Bundan sonra kendi bulaşığını, çamaşırını kendin yıkacaksın. Ben artik
karışmayacağım." Neyse orada bizi Türk bir kadın da varmış tabii. Kararı
sırtlamış memlekete dönmüş. Aradan 6 ay geçince yeni bir toplantı yapmışlar.
Başkanları alınan en son kararın uygulama sonuçların sormuş.
Alman Kadın:
Gider gitmez kararı hemen kocama bildirdim. Bundan sonra kendi bulaşığını kendin
yıkayakcaksın. Ben hiç karışmayacağım dedim. Birinci gün birşey göremedim.
İkinci gün yine birşey göremedim. Üçüncü gün bir de baktim ki bulaşığı yıkamaya
başlamış.
Fransız Kadın:
Gider gitmez kararı hemen kocama bildirdim. Bundan sonra
kendi bulaşığını kendin yıkayakcaksın. Ben hiç karışmayacağım dedim. Birinci gün
birşey göremedim. İkinci gün yine birşey göremedim. Üçüncü gün bir de baktim ki
bulaşığı yıkamaya başlamış. Sonra sıra bizim Türk kadına gelmiş:
- Aldığımız karar icabı gidip kocama bundan sonra bulaşığı benim yıkamayacağımı,
o devrin bittiğini, bundan sonra kendisinin yıkaması gerektiğini söyledim.
Birinci gün birşey göremedim. İkinci gün yine bir şey göremedim. Üçüncü gün sol
gözüm açılmaya başlayınca bir de baktım ki dağ gibi bulaşık beni bekliyor.
AVCI
Milli Park Polisleri, adamın birini, nesli tükenmekte olduğu için koruma altına
alınan bir Boz Kartal'ı kesmiş, pişirip yerken görmüş ve derhal tutuklamışlar...
Mahkemede adamın avukatları müthiş bir savunma yapmışlar:
"Bu adam ormanda yolunu kaybetmişti. Günlerdir aç olduğu için ya kartalı
öldürecekti, ya kendisi ölecekti." diye...
Yargiç bu savunmayı kabul edebileceğini söylemiş. Kararını açıklamadan önce,
sanığa dönmüş:
- "Son bir şey sormak istiyorum" demiş, "Ben de av meraklısıyım da.. Bu Boz
Kartalın tadı nasıl bir şey?"
- "Valla efendim!" demiş adam, "Tam olarak Kelaynak ile Mavi Gagalı Puhu Kuşu
tatlarının arasında bir şey..!"
MARANGOZ
Meclis Genel Kurul Salonu'nun giris kapisinin tamiri gerekiyormus. Konuyla
ilgili bürokrat, iki ayri firmadan marangoz davet ederek kapiyi göstermis, fiyat
istemis. . .
Birinci marangoz: "500 milyon liraya olur bu is. " demis. . . "200 milyon
malzeme, 200 milyon isçilik, 100 milyon da kâr. . . " Bürokrat ikinci marangoza
dönmüs:
"Siz ayni isi kaça yaparsiniz? "
"2, 5 milyar lira. . . " "Nasil olur bu kadar fiyat farki? "
"1 milyar bana, 1 milyar size. . . " demis ikinci marangoz, "500 milyonu da bu
arkadasa veririz kapiyi yapar. . . "
İYİLİK ve KÖTÜLÜK
Yasli Kizilderili Reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmus, az ötede
birbiriyle bogusup duran iki köpegi izliyorlardi. Köpeklerden biri beyaz, biri
siyahti ve oniki yasindaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin
kulübesi önünde bogusup duruyorlardi. Dedesinin sürekli göz önünde tuttugu,
yanindan ayirmadigi, iki iri köpekti bunlar.
Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli görünürken niye ötekinin de oldugunu,
hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz oldugunu anlamak istiyordu artik. O
merakla sordu dedesine. Yasli reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sirtini
sivazladi.
"Onlar," dedi, "benim için iki simgedir evlat."
"Neyin simgesi?" diye sordu çocuk.
"Iyilik ile kötülügün simgesi. Aynen su gördügün köpekler gibi, iyilik ve
kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onlari seyrettikçe ben hep bunu
düsünürüm. Onun için yanimda tutarim onlari."
Çocuk, sözün burasinda, mücadele varsa, kazanani da olmali diye düsündü ve her
çocuga has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:
"Peki, sence hangisi kazanir bu mücadeleyi?"
Bilge reis, derin bir gülümsemeyle bakti torununa:
"Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem!
İZMİR
Yine İzmir,Canım İzmir
Yine İzmir Canım İzmir
Evden çıkarken nereye gitsem diye
Kafanda bir düşünce olmaz
Bir çok seçenek önüne serilmiştir
Kemeraltına mı, sinemaya mı gitmek istersin?
Bir şeyler atıştırmak mı?
Aynı zamanda bir çok işi bir arada yapabilirsin.
Önce ayakkabı mı, bluz mu alacaksan, alırsın.
Sonra, dönerini ya da simitini yer karnını doyurursun.
Beğendiğin sinemaya girersin,
Çok istediğin filmi izlersin.
Bunları tek başıma yapmak zevksiz dersen,
Karamürsel'in ön kapısında arkadaşınla buluşursun,
İstersen Alsancakta, kordonda dolaşır,
Çayını, kahveni yudumlayıp sohbete dalarsın.
İstersen ablanla Karşıyaka'ya vapurla gider,
Çarşı, pazar dolaşırsın, vitrinlere bakarsın.
Deniz kıyısındaki banklara oturup,
Sağdan,soldan konuşup dertleşirsin.
O da olmazsa çiğdemini alır fuara girersin
Mis kokan manolyaların altına oturur
Etraftan gelen geçene bakar stres atarsın
Daha sonra mutlu olarak evine dönersin
Yine İzmir Canım İzmir...
Saime Kent