Kadeş Savaşı
Tarih dersinde öğretmen birini tahtaya kaldırmış ve sormuş:
- "Oğlum Kadeş savaşını kim yaptı?" Çocuk hemen yanıtlamış:
- "Hocam vallahi billahi ben yapmadım."
Hoca çıldıracak... sinirle dışarıya çıkmış, koridorda Matematik öğretmenini görmüş ve durumu Matematik öğretmenine anlatmış:
- "Hocahanım bu öğrenciler beni çıldırtacak; Kadeş savaşını kim yaptı diye soruyorum, vallahi billahi ben yapmadım diye yanıt veriyorlar, çıldıracağım..."
- "Hocam üzülmeyin çocuktur bunlar, hem yaparlar hem de yapmadım derler..."
Tarihçinin sinirleri iyice tepesine çıkmış ve soluğu müdür beyin odasında almış.
- "Müdür bey bu nasıl bir okul, ne öğrencisinde hayır var ne de öğretmeninde; öğrenciye Kadeş savaşını kim yaptı diye soruyorum, ben yapmadım diyor, öğretmene durumu anlatıyorum bunlar çocuktur hem yaparlar hem de yapmadım derler diyor, kafayı yiyeceğim." Müdür:
- "Siz hiç kendinizi üzmeyin hocam bunda merak edilecek bir şey yok, şimdi Bakanlığa bir yazı yazar ve Kadeş savaşını kimin yaptığını sorarız..."
Tarih öğretmeni aldığı yanıt ile oracığa yığılıp kalmış ve müdürden bir hafta izin almış. Bir hafta sonra Bakanlıktan bir yazı:
"Bu yıl ödenek olmadığı için Kadeş savaşı yapılamayacaktır. Bilginize..."
Uzmanlar, yaygın kullanılan cep telefonlarıyla uzun süreli konuşmalar yapılmasının birçok rahatsızlığa neden olabileceğini belirtiyor

Yaklaşık 20 yıl önce insan yaşamına giren cep telefonları ve baz istasyonlarının yaygınlaşması sonucu herkesin Radyo Frekans Radyasyon'a (RFR) maruz kaldığını belirten Doç. Dr. Akbaş, halkı radyasyona karşı dikkatli olunması konusunda uyardı

6 DAKİKA ÜSTÜ BÜYÜK RİSK

Doç. Dr. Yücel Akbaş, cep telefonlarının özellikle aynı kulağa dayalı olarak 6 dakikanın üzerinde kullanılmasının büyük risk taşıdığını vurguladı. Doç. Dr. Akbaş, "RFR alanların değişik biyolojik etkilere neden olduğunu gösteren çok sayıda çalışma mevcut. Bu çalışmalarda uzun süreli RFR'ye maruz kalmanın çeşitli kanser türleri, lösemi ve lenfoma, kan beyin bariyeri geçirgenliğinin artması, beyin sıcaklığının, hücre ve DNA sentezinin artması, üremede azalma, çocuklarda öğrenme güçlüğü gibi pek çok etkinin varlığını göstermekte. Kulakta çınlama, dolgunluk, işitme kaybı ve uzun vadede işitme siniri tümörlerine neden olabildiği belirlenmiştir" dedi.

ÇOCUKLAR DAHA ÇOK ETKİLENİYOR

Cep telefonu görüşmesinde radyasyonun yüzde 40-5 0'sinin kulak bölgesiyle kafatasını etkilediğini belirten Doç. Dr. Akbaş, çocukların bu durumdan daha fazla etkilendiğini kaydetti. Yücel Akbaş, özellikle 16 yaş altındaki çocukların bilişsel fonksiyonlarının gelişmekte olduğunu ve beyin gelişimlerinin devam ettiğini vurgulayarak, "Bu yaşlardaki çocukların beyin sıvı yoğunluğu yetişkinlere göre daha fazla olduğu için beyinlerindeki elektromanyetik alan iletkenliği daha fazladır. Bu nedenle yetişkinlere oranla RFR'nin biyolojik etkilerine daha çok açık olan çocuklarımızı, olası riskleri dikkate alarak bu kampanyalardan uzak tutmalı ve cep telefonu kullanımlarını olabildiğince kısıtlamalıyız" diye konuştu.

NELER YAPMANIZ GEREKİYOR?

Doç. Dr. Akbaş, cep telefonunun zararlı etkilerinden korunmak için şu önerilerde bulundu: "Kısa sürelerle konuşun. Gerekmedikçe konuşmayın. Sabit hatları tercih edin. Zararı tümden engelleyemese de kulaklıkla görüşün. Kısa bilgi iletimlerini mesajla gerçekleştirin. Geceleri cep telefonunu kapatın. Hamileyseniz, mecbur kalmadıkça kullanmayın. Cihazlardan mümkün olduğunca uzak durun. Acil vaziyetler haricinde çocukları cepten görüştürmeyin. Siz görüşürken yakınınızda çocuk bulundurmayın. Telefon çalar çalmaz ya da karşı tarafı arar aramaz cihazı kulağınıza dayamayın. Cep telefonunu özellikle kalp, beyin ve üreme organlarına yakın yerlerde taşımayın. Dar ve kapalı alanlarda görüşme yapmaktan kaçının
6 dakikadan fazlası zararlı
Sitede yapılan değişiklikler...

1- Web sitesinin yeni hali tamamen C# dili ile yeniden dizayn edilmiştir.Artık Delphi dili kullanılmamaktadır.

2- Kırık linkler yenilenmiş ve gereksiz linkler kaldırılmıştır.İlave linkler eklenmiştir.

3- Sitemiz Internet Explorer 8.0 web tarayıcısı ile uyumlu çalışacak şekilde tasarlanmıştır.

4- 1024 x 768 çözünürlükte en iyi şekilde görüntülenmektedir.

Not : Programlar bölümündeki eski ve güncellenmesi gereken programlarda en kısa zamanda güncellenerek
hizmete sunulacaktır.












Su içmek için susamayı beklemeyin
Havaların soğuması ile birlikte gün içinde içilen su miktarı da azalıyor. Ancak suyun başta böbrek sağlığına etkisine vurgu yapan uzmanlar, “susamasanız da su için” uyarısında bulunuyor. Vücuttaki su dengesinin korunması gerektiğini belirten Yard. Doç. Dr. Bilal Görçin, İnsan vücudunda en fazla bulunan maddenin su olduğunu söyledi ve böbrek sağlığının korunmasında suyun neden önemli olduğunu anlattı: “Vücudumuzdaki tüm metabolik olayların devamında, besleyici maddelerin gerekli yerlere ulaştırılmasında (Gıdalar, enerji maddeleri, kan ile taşınan oksijen) ve her gün oluşan atık maddelerin vücuttan uzaklaştırılmasında (Gerek gıdaların, gerekse her türlü ilaç ve maddenin yıkımında oluşan) su temel bir aracıdır. İnsan vücudunun yüzde 60`ı sudur. Kişinin yağ dokusu miktarına göre su miktarı vücut ağırlığının yüzde 55 ile yüzde 77 arasındadır. İnsanın vücut ağırlığı değişmedikçe sıvının miktarı da değişmez. Fazla miktarda alınan su birkaç saat içerisinde böbreklerden atıldığı gibi su kaybı durumunda ise (Ter, kusma, ishal, su kısıtlaması vs...) yine böbrekler daha yoğun bir idrar çıkararak suyu tutar ve bu dengeyi sağlar. İnsan vücudundaki suyun büyük kısmı deride, kaslarda, iskelet sisteminde, kan hücrelerinde, en az ise yağ dokusunda bulunur.

SU DENGESİNİ DÜZENLEYİCİ ORGAN BÖBREKLERDİR

Vücudumuzdaki su iki ayrı bölgede bulunur. Yüzde 35-40, hücre içersinde, yüzde 20-25` ise hücre dışındaki sıvıdır. Hücre dışı sıvı kan ve lenf sıvısı ve “transellüler sıvı” adı verilen beyin-omurilik sıvısı, göz içi sıvısı, akciğer-karın zarları arasındaki sıvı, eklemler içersindeki sıvı ve mide bağırsak sisteminde dolaşan sıvıdır. Su vücuda mide-bağırsak sisteminden girer, cilt-akciğer, mide-bağırsak ve asıl böbrekler yoluyla atılır. Mide-bağırsak, cilt, akciğerler, bu organlardan kaybedilecek sıvı ve elektrolitleri düzenlemek gibi bir fonksiyona sahip değildir. Hâlbuki böbrekler su ve elektrolitlerin atılımını ve organizmanın ihtiyacı halinde tutulmasını, geri emilmesini gerçekleştirecek mekanizmalara sahiptirler. Yani su dengesini düzenleyici organ böbreklerdir.

VÜCUTTA HER GÜN 2 TON SIVI İŞLENİYOR

Normalde kalbimiz bir dakikada 5 lt. kanı vücuda pompalar. Bunun yüzde 20 - 22`si direkt böbreklere gider. Ağırlık olarak vücudun 300`de biri olan böbreklere kanın yüzde 22`si gidiyor. Bu da dakikada 1200 ml, 24 saatte ise 1800 litre yapmaktadır. Günde böbreklere gelen 1800 litre sıvının yüzde 10`u süzülür ve 180 litre olarak böbrek tüplerini geçer. Böbrekler bunun yüzde 99.3’ünü geri emerek 1,5 lt. idrarı oluşturup dışarı atarlar. Yani her gün 2 ton suyu işleyip sonuçta 1,5 litre idrar ile vücudun su dengesini korurlar.

AZ SIVI ENFEKSİYON VE TAŞ HASTALIĞINA NEDEN OLABİLİR

Böbrekler vücudumuzda her gün oluşan zararlı atık maddeleri (Üre, kreatinin, ürik asit gibi) su ile seyreltip atarlar. Günlük ihtiyacından daha az sıvı alan insanlarda idrar akımı yavaşlayıp durağanlaştığı için kolayca idrar yolu iltihapları ve taşları oluşturacaktır. Bu nedenle böbrek sağlığının korunmasında birincil şart bol su içmektir. Günümüzde taş oluşmasında atık gıdaların cinsinin önemli olmadığı taş oluşumunun engellenmesinde ve tekrarlanmasının önlenmesinde yeterli su içmenin temel şart olduğu benimsenmiştir. ABD`de idrar yolu enfeksiyonlarının tedavilerinde antibiyotik yerine su önerilmektedir. Böbrek yetmezliği ve böbreğin iltihabı olan nefrit hastalığında böbreklerin fonksiyonlarının kaybından dolayı suyun süzülmesi ve atılması fonksiyonlarını yapamadıkları için su vücutta birikir. Göz kapakları, bacaklar ve vücut şişer.

İÇTİĞİNİZ SUYUN KALİTESİNE DİKKAT EDİN

Günde 2 ton suyun süzülüp, yüzde 99,3’ ü tekrar emilerek su dengesinin ayarlandığı bu muazzam organlarn sağlığına çok dikkat edilmesi gerekir. İçilen su ne kadar kaliteli olursa (sertliği az, iyon içeriği normal sınırlarda, tadı iyi) böbrek sağlığı o kadar iyi korunacaktır.”
Sevmeyi Öğrenen Adamın Öyküsü Sevgisiz insan, bir gün şans eseri bir çiçek bahçesinde bulmuş kendini, bahçedeki çiçekleri hiç düşünmeden ilerlemiş bir süre.Bir düzlüğün ortasında mola vermiş bir ara.Etrafına bakmış bir süre, hiç bir çiçek bir şey ifade etmemiş ona. Sonradan yıkılan bir ağaç görmüş ve onun yanında bir papatya.

Papatya kendinden emin, o köşede yıkılan ağacın yanında çıkan rüzgara göğüs geriyormuş. Papatya o kadar güzelmiş ki...Sevgisiz insan sevgiyi tanımış. Buna şaşırmış. Alışamamış, ne yapması gerektiğini bilememiş. Pek tabii bildiğini sanmış... Papatyayı sevmiş, okşamış, rüzgar ona zarar vermesin diye araya girmiş oturmuş...

Papatya bir süre tekrar dikleşmiş. Papatyanın zarar görmesinden öylesine korkuyormuş ki, böylesi bir güzelliğin sonsuza dek sürmesini, o kadar çok istiyormuş ki... Papatyanın, ellerine dokunduğu her an, onu hissettiği her an kendini dünyanın en mutlu insanı hissediyormuş...

Sevgiyi öğrenen adam, gerek papatyayı korumak için gerekse ona olan doyumsuzluğundan dolayı papatyayı koparmayı ve yanına almayı istemiş. Onu bu bahçeden koparmak ona çok doğru gelmiş çünkü, onu yanında hep koruyabilecek, sevebilecekmiş.

Papatyayı hiç düşünmeden çekmiş, koparmaya çalışmış, papatya buna direnmiş, direnmiş. Seven adam anlayamamış bu direnci, daha da güçle yüklenmiş papatyaya. Aklı o zaman neredeymiş, kim bilir...

Papatya gün geçtikçe solmuş, solmuş... Adamın gölgesi onu öyle bir kapıyormuş ki, soluk almasını engelliyormuş. İşin garibi adam bunu görsede anlayamıyormuş, papatya soldukça üzerine daha çok titriyor, iyice kapıyormuş güneşini. Sevmeyi yanlış öğrenen adam, en sonunda dayanamamış ve papatyayı tüm gücüyle kendine çekmiş.

Tüm dünyaya ne mutlu.. Ve o salak adama ne mutlu ki, papatya herşeye rağmen direnebilmiş gücü kalmasa da. Ama bu direniş o kadar büyük bir güç gerektirmiş ki, o herşeyden çok sevdiği papatya boynu bükük kalmış...

Seven adam işte o noktada her şeyi görmüş ve anlamış, yaptığının acısı ona öyle bir koymuş ki, sendeleyip yere düşmüş. Hayatında tanımadığı acıyı çekmiş adam. Hayatta kendini ilk defa haksız, ilk defa bencil, ilk defa küçük hissetmiş. Ağlamak para etmezmiş, üzülmekte. Güneş de hemen fayda etmezmiş papatyaya.

Sevmiş adam, bir çiçeğe nasıl davranması gerektiğini görmüş gözündeki perdeler kalkınca... Ağlayarak çiçeğin yanında durmuş, rüzgara karşı kendini siper etmiş yine ama çiçeği ne koparmaya çalışmış bir daha, ne de üzerinde gölge etmeye... Papatya, tekrar mutlu bir şekilde bütün asilliğiyle ve gücüyle dimdik ayakta durana kadar bekleyecekmiş öylece, yakınında olacakmış çünkü, çiçeğin ona ihtiyacı olacağı bir zaman olursa o da o anda çiçeğinin, papatyasının yanında olacakmış.

Seven adam, papatya onu bir daha hiç sevmese bile, onu sonsuza dek sevecekmiş, çiçek isterse uzakta, çiçek isterse yakında... Çünkü seven adam için değerli olan tek şey varmış, o da çayırda tek başına ayakta durmaya çalışan eşi benzeri olmayan güzellikteki o tek papatya...
Aşk Acısı Durmaksızın yağmur yağıyor İzmir’de, sabaha yüz tutmuş gece; nereden aklıma geldiyse: “Kim bilir kaç kişi ağlıyordur yine?”

Bilmeyene atlatması çok zor; abartı zanneder, hatta zayıflık etiketini yapıştırıverir kolayca…

Oysa… Kaç kişi koynunda cep telefonu ile uyumuştur “Ararsa duymam” kaygısıyla…

Kaç kişi şimşekten korkmuş, ille de onun göğsüne sığınmak istemiştir?

Yokluğu deler geçer!

Garip bir duygudur: Bir tarafı pek ala bilir ki aramaz, heyhat, diğer taraf ısrarla düşler üretir; üretmekle kalsa iyi, inandırır bir de üstelik, kanıtı anılardır…

Ahh… O anılar değil midir ki zaten perperişan eder insanı!

******

Git-gellerin hesabı sorulmaz; dişi tarafını pek iyi bilirim ki saatte bin kereye ulaştığı vaki olmuştur, neredeyse…

Gündüzler biraz daha dik tutar insanı, biraz daha gerçekçi olunur, o yüzden “Bitti artık!” deyişlerimiz gündüzlerde seslendirilir, yürek söz dinler gibi olur.

Ne yaparsa geceler yapar; en maskesiz, en çıplak hallerimizi gecelerin göz yummalarında yaşarız ya zaten!

Gündüz alınan tüm kararlar bir bir erir gider…

Bir acı ve bir umut vardır artık elde; yürek umudu tercih eder!...

Beyin, karışmamayı tercih eder o anlarda, niyeyse…

******

Yüreklerde bir eller vardır ki; durmadan sıkarlar, nefes alamaz hale gelir insan!

O sırada biri gelir “Üzme ne olur bu kadar kendini…” der, ya halinize ağlarsınız o arada, ya söyleyene kızarsınız!

Evet, kızarsınız, iyiliğinizi istediğini bilmenize rağmen!

Yeterince anlaşılmadığınızı düşünürken, içten içe içinde bulunduğunuz durumu yakıştıramazsınız kendinize…

Ya kendinizi suçlamaya başlarsınız, ya da O’nu; döngü böylece devam eder bir şekilde…

******

Bir taraftan göz yumduğunuz gerçekler gör artık bizi diye sahnede yerlerini almak için itişip kakışırlar; kötü tabii ki, görmek ayrı bir acı, görmemeye çalışmak yine aynı: İlle de can acıyacak!

Böyle zamanlara denk gelir minicik bir hoşluk oluverir; sizde kalan bir eşyasını almak için araması dahi sonsuz mutluluk senaryoları yaratmaya yetebilir!

Bahaneydi eşya, aslında beni aramak istedi!”

Artık bir saat mi, beş saat mi sürer bu hayali mutluluk, ayaklar yere değmek için ısrar ederken en kötü senaryoya geçmiştir bile kişi: Demek ki sevgilisi var, ev tuttular ve kalan eşyasını istiyor, hayvan! Kızgınlık da bir saat mi sürer, beş saat mi; yerini yine bahanelere bırakacaktır, el mahkum!

******

Offf, kalbim sıkıştı vallaha!

Yaşamayana anlatması zor, yaşayana da yaşaması pek zor!

Lakin, gelin görün ki geçiyor, vallaha!

O, her dakika aramasını beklediğiniz günler, geceler; onurunuzu paspas yapıp da önüne serdiğiniz ve de neticesinde hepten örselendiğiniz zamanlar geçiyor bir şekilde…

Vallaha, sırf size özel değil, yüreğini avucuna alıp da sunanların ortak derdi… Yani, demem o ki: Kendinizi boş yere bir de yüzden hırpalamayın!...

Aha, benden söylemesi!

******

Ağlanıyor, hatalar yapılıyor, yeri geliyor gecenin bir saati aranıp neredeyse özürler döşeniliyor, falan…

Bir gerçeği de atlamak lazım, yaşanacak şeyler var diye düşünürken karşı tarafın bitirmesinden; söylenecek sözler varken söylenememesinden kaynaklanıyor bu durum daha çok!

Sonlanmamışlık en çok delirtiyor ya zaten insanı!

Bizden kaçtığını sandığımız kişi yetersizlik ve korkularından dolayı da kaçmış olabilir; şimdi aşk acısı depreşik olanlar bundan bir sonuç çıkarıp, “Ayyy canım, kıyamam ben sana” diye düşünerek telefonlarına sarılmasınlar!

Aşık olan sağlıklı bir insan kaçmaz!

Ya aşık değildir ya da mantık örgüsü sağlıksızdır; farklı nedenleri olanlar da vardır belki… Eee, ama onlar da adam gibi açıklasınlar yani…

“Seni çok seviyorum ama evliyim, evliliğimi de yıkmak istememekteyim!” gibi…

******

Doya doya yaşayın aşk acınızı, doymadan geçmiyor zira bu acı!...

Ama, size bir şey diyeyim mi, geçtiğinde sizi öyle bir büyütmüş oluyor ki; kaç kitap okunsa, kaç üniversite bitirilse karşılayamaz bu durumu!

Kişinin en saf, salak, beyinsiz olduğu durumdur; yüreğin en geniş, onurun gözden en gözden çıkarılmış halidir…

Her türlü maddiyatın önemsenmediği nadir durumlardan biridir!

Tüm toplumsal baskıların hiçe sayıldığı zamanlardır; bu yüzden gün geliyor teşekkür dahi ediyor insan onlara, bu acıyı yaşamasaydım, inan, büyüyemezdim belki bu kadar!...

Gülgün Karaoğlu (Çıplak Pencere)
35'i geçtiğini nasıl anlarsın ? Öyle doğumgününde pastanın üzerindeki mumları üfleyince, birden bire olmuyor. Hatta bir süre anlamıyorsun, yavaş yavaş hayatına girmeye başlıyor 35 yaş. Tüm şürekasıyla hayatını istila ettiğini anlayana kadar bazen bir iki yıl geçiyor. Sonra bir bakıyorsun, 35’i geçmişsin.

•Sabah uyandığında yüzündeki yastık izi işe gidene kadar kaybolmuyorsa
•Yol gözünde büyüyor diye ayağına kadar gelen U2’nun konserine gitmekten vazgeçiyorsan
•Kredi kartı ekstresindeki harcamalar pastasında eğlence yüzdesi giderek azalıyor, sağlık yüzdesi giderek artıyorsa
•Kendini eskisine göre daha korkak buluyorsan
•Küçük konforlar vazgeçilmez olduysa
•Bir ev sahibi olma fikri eskisi kadar yabancı gelmiyorsa
•Annenin ya da babanın kopyası olduğunu fark ediyorsan
•Aynı kiloda kalmak için giderek daha fazla hareket etmen, daha az yemen gerekiyorsa
•Gençleri küçümsemeye başladığını fark ettiysen
•Yaşınla ilgili okuduğun sağlık makalelerinin yüzde 90’ı riskli hamilelikler hakkındaysa
•Günlük teknolojideki en basit gelişmeler bile kuantum fiziği gibi gelmeye başladıysa
•‘Bizim zamanımızda’ diye başlayan cümleler kurmaya başladıysan
•Seksenli yıllara dair yaptığın esprileri giderek daha az insan anlıyor ve gülüyorsa
•Eskiden kızdığın şeylere gülüyor, gülüp geçtiğin şeylere kızıyorsan
•İmitasyon ve plastik yerine artık gerçek mücevher takmak istiyorsan
•Gardırobunda moda olan şeyler azalıp klasik parçalar çoğaldıysa
•Evinle, toprakla ve bitkiler alemiyle ilgilenmek; sabaha kadar eğlenmekten daha cazip gelmeye başladıysa
•10 yıl önce bir anlam ifade etmeyen filmleri şimdi seyrettiğinde yumruk yemiş gibi oluyorsan
•Evden çıkmadan önce havayı kontrol etmeyi alışkanlık haline getirdiysen ve bir tek bulut görünce bile ‘ne olur ne olmaz’ deyip yanına şemsiye alıyorsan
•Arkadaş kalabalığının yerini daha az sayıdaki dostlar aldıysa
•Gece dışarı çıkmak dediğin şey, dostlarla akşam yemeği ve belki bir konser haline geldiyse
•Facebook’a çocuğunun fotoğraflarını yükleyen arkadaş sayısı, Mikonos’ta çılgın tatil fotoğrafı yükleyenlerden fazlaysa
•Bütün yazı düğün ve doğum ziyaretlerine ayırdıysan
•Artık mini etek giymemen gerektiğini söyleyenler varsa
•Bir arkadaşın ölümü ne demektir artık biliyorsan
•Evdeki ecza dolabında vitamin ve mineral hapları çoğaldıysa
•Jinekoloğun ilk mamografi zamanının geldiğini söylediyse
•Sırf ertesi sabah çekeceğin baş ağrısı yüzünden gece ayarında içmeye başladıysan
•Kalabalıklara girme fikri korkutucu geldiği için pazar gününü evde ya da ıssız yerlerde geçiriyorsan 35 yaşı geride bırakmak ne demek biliyorsun demektir... Banu Tuna, Hürriyet Cumartesi
Küçük şeylere dikkat Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır. İlaç alır geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendi'nin başağrısı artarak sürer. Üstüne üstlük baş agrısının yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlar. Başka doktorlar çağırılır...

Osman Efendi Uşak'ın ileri gelenlerindendir. Ağrıyı kesene servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, başağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi'yi İstanbul'a götürmeye karar verirler. İstanbul'da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır... Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan başağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.

Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda; Zürih'e gidilir. Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır. Sonuc: Osman Efendi'ye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi'ye ağrı kesici iğneler yapılmaktadır. Altmışlarını süren adamın ülkesine dönüp "dinlenmesi", daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, aile perişan. "Kader" denilir, Uşak'a dönülür. Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar. Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi'nin eski berberi "Berber Mehmet" çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman Efendi'yi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler. Berber Mehmet bir an düşünür.

"Beyim" der, "Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüs olmasın?"

Bir bakar, "Hah işte" der "Kıl dönmüş." Osman Efendi'nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı Osman Efendi'nin köyü ayağa kaldıran cığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet, Osman Efendi'nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir. Osman Efendi'nin kanayan burnuna pansumanlar yapılıır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Başağrısından ise eser kalmamıştır.

Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ıstıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet'i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.

Sonuçlar :
1. Vergiden turizme, sosyal güvenlikten adalet reformuna kadar Berber Mehmet Efendiler'in fikirleri var, dinlemek gerek.
2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur.
3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.
Fıkralar
GÜNEŞ TUTULACAK

Albay, binbaşıya:
-Yarın güneş tutulacak. Bu her zaman görülen bir şey değildir. Erleri talim elbiseleri ile talim meydanına getirin de olayı görsünler. Ben de orada bulunup kendilerine gerekli bilgiyi vereceğim. Şayet yağmur yağarsa, tabii bir şey göremeyiz. O zaman erleri, üstü kapalı talimgaha götürürsün.

Binbaşı, yüzbaşıya: -Albayın emri ile yarın sabah saat dokuzda güneş tutulacak. Bu her zaman görülen bir olay değildir. Şayet hava kapalı olursa bir şey görülemeyecektir. Bu durumda tutulma, kapalı talimgahta gerekli talim elbisesiyle yapılacaktır.

Yüzbaşı, teğmene: -Albayın emri ile yarın sabah dokuzda talim elbisesi ile güneş tutulmasının açılış merasimi yapılacaktır. Şayet yağmur yağarsa ki bu durum pek görülen bir olay değildir, Albay kapalı talimgahta gerekli bilgiyi verecektir.

Teğmen, başçavuşa: -Yarın sabah dokuzda hava güzel olursa, talim kıyafeti ile albay tutulacak. Kapalı talimgahta yağmur yağarsa, alayın meydanında manevra yapılacak. Çünkü bu her zaman görülen bir olay değildir.

Basçavuş, çavuşa: -Yarın sabah saat dokuzda kapalı talimgahta Albayı tutacağız. Sabah hepiniz talim teçhizat ile hazır olun. Askerler kendi aralarında konuşuyorlarmış:

-Ne olacakmış, ne olacakmış ?

-Yarın sabah bizim başçavus Albayı tutuklayacakmış.

MANTIKLI ve YASAL

Bir öğrenci, lojistik ve organizasyon dersinin yazılı sınavından kalıyor. Öğrenci:
Siz beni cezalandırıyorsunuz. Bunu hiç anlıyor musunuz?
Profesör: Evet tabi ki.Yoksa nasıl profesör olabilirdim?
Öğrenci: İyi o zaman. Size birşey sormak istiyorum. Eğer doğru cevabı verirseniz, ben kötü notumu alıyorum ve gidiyorum. Fakat bununla beraber eğer cevabı bilemezseniz bana iyi not vereceksiniz.
Prof: Anlaşıldı tamam. Sor bakalım.
Öğrenci:Yasal olupta mantıklı olmayan nedir? Mantıklı olup ama yasal olmayan nedir? Ve ne mantıklı ne de yasal olmayan nedir?
Profesör iyice bir düşündükten sonra hiç bir cevap veremiyor. Ve o öğrenciye iyi not vererek onu geçiriyor. Daha sonra profesör en iyi öğrencisini çağırıyor ve ayni soruları ona soruyor. Öğrenci hemen cevap veriyor:
"Siz 63 yaşındasınız ve 35 yaşındaki bir bayanla evlisiniz. Bu yasal ama bununla beraber mantıklı değil.
Karınızın 25 yaşında bir dostu var, bu gerçi mantıklı ama yasal değil.
Siz, karınızın dostuna iyi bir not veriyor ve onu geçiriyorsunuz oysa ki o sınıfta kalmıştı. Bu ise ne mantıklı ne de yasal."

KARYOLA

Psikoloğa giden adam, 'Geceleri uyuyamıyorum efendim' demiş, sürekli yatağın altında biri var gibi geliyor. Yatağın altına girip orada uyumayı deniyorum. Bu defa da yatağın üstünde biri var gibi geliyor...

Adamı dikkatle dinleyen psikolog 'Hallederiz bu saplantıyı' demiş. Bana haftada iki kere geleceksiniz. 6 aylık bir tedavi sonunda sizi iyileştireceğimi umuyorum.'

- Her viziteye ne kadar ödeyeceğim?'
- Her vizite 100 YTL, buna göre 6 ayda 4 bin 800 YTL ödeyeceksiniz'

Adam gitmiş, o gidiş... Psikolog, birkaç ay sonra adama sokakta rastlamış:

- Ne oldu, hastalığınız?'
- 2.5 YTL'ye hallettim...'
- Nasıl oldu?'
- Sizden çıktıktan sonra, ilerdeki bara uğradım. Biramı içerken barmene hastalığımı anlattım. Karyolanın bacaklarını kes' dedi... Kestim; mesele halloldu...

'FEMİNİSTLER

Feministler toplanıp bir karar almışlar. Demişler ki: Gidip kocamıza diyeceğiz ki, "Bundan sonra kendi bulaşığını, çamaşırını kendin yıkacaksın. Ben artik karışmayacağım." Neyse orada bizi Türk bir kadın da varmış tabii. Kararı sırtlamış memlekete dönmüş. Aradan 6 ay geçince yeni bir toplantı yapmışlar. Başkanları alınan en son kararın uygulama sonuçların sormuş.

Alman Kadın:
Gider gitmez kararı hemen kocama bildirdim. Bundan sonra kendi bulaşığını kendin yıkayakcaksın. Ben hiç karışmayacağım dedim. Birinci gün birşey göremedim. İkinci gün yine birşey göremedim. Üçüncü gün bir de baktim ki bulaşığı yıkamaya başlamış.

Fransız Kadın:
Gider gitmez kararı hemen kocama bildirdim. Bundan sonra kendi bulaşığını kendin yıkayakcaksın. Ben hiç karışmayacağım dedim. Birinci gün birşey göremedim. İkinci gün yine birşey göremedim. Üçüncü gün bir de baktim ki bulaşığı yıkamaya başlamış. Sonra sıra bizim Türk kadına gelmiş:

- Aldığımız karar icabı gidip kocama bundan sonra bulaşığı benim yıkamayacağımı, o devrin bittiğini, bundan sonra kendisinin yıkaması gerektiğini söyledim. Birinci gün birşey göremedim. İkinci gün yine bir şey göremedim. Üçüncü gün sol gözüm açılmaya başlayınca bir de baktım ki dağ gibi bulaşık beni bekliyor.

AVCI

Milli Park Polisleri, adamın birini, nesli tükenmekte olduğu için koruma altına alınan bir Boz Kartal'ı kesmiş, pişirip yerken görmüş ve derhal tutuklamışlar... Mahkemede adamın avukatları müthiş bir savunma yapmışlar:

"Bu adam ormanda yolunu kaybetmişti. Günlerdir aç olduğu için ya kartalı öldürecekti, ya kendisi ölecekti." diye...

Yargiç bu savunmayı kabul edebileceğini söylemiş. Kararını açıklamadan önce, sanığa dönmüş:

- "Son bir şey sormak istiyorum" demiş, "Ben de av meraklısıyım da.. Bu Boz Kartalın tadı nasıl bir şey?"

- "Valla efendim!" demiş adam, "Tam olarak Kelaynak ile Mavi Gagalı Puhu Kuşu tatlarının arasında bir şey..!"

MARANGOZ

Meclis Genel Kurul Salonu'nun giris kapisinin tamiri gerekiyormus. Konuyla ilgili bürokrat, iki ayri firmadan marangoz davet ederek kapiyi göstermis, fiyat istemis. . .

Birinci marangoz: "500 milyon liraya olur bu is. " demis. . . "200 milyon malzeme, 200 milyon isçilik, 100 milyon da kâr. . . " Bürokrat ikinci marangoza dönmüs:

"Siz ayni isi kaça yaparsiniz? "

"2, 5 milyar lira. . . " "Nasil olur bu kadar fiyat farki? "

"1 milyar bana, 1 milyar size. . . " demis ikinci marangoz, "500 milyonu da bu arkadasa veririz kapiyi yapar. . . "

İYİLİK ve KÖTÜLÜK
Yasli Kizilderili Reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmus, az ötede birbiriyle bogusup duran iki köpegi izliyorlardi. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahti ve oniki yasindaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde bogusup duruyorlardi. Dedesinin sürekli göz önünde tuttugu, yanindan ayirmadigi, iki iri köpekti bunlar.

Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli görünürken niye ötekinin de oldugunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz oldugunu anlamak istiyordu artik. O merakla sordu dedesine. Yasli reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sirtini sivazladi.

"Onlar," dedi, "benim için iki simgedir evlat."

"Neyin simgesi?" diye sordu çocuk.

"Iyilik ile kötülügün simgesi. Aynen su gördügün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onlari seyrettikçe ben hep bunu düsünürüm. Onun için yanimda tutarim onlari."

Çocuk, sözün burasinda, mücadele varsa, kazanani da olmali diye düsündü ve her çocuga has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

"Peki, sence hangisi kazanir bu mücadeleyi?"

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle bakti torununa:

"Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem!
İZMİR
Yine İzmir,Canım İzmir

Yine İzmir Canım İzmir
Evden çıkarken nereye gitsem diye
Kafanda bir düşünce olmaz
Bir çok seçenek önüne serilmiştir
Kemeraltına mı, sinemaya mı gitmek istersin?
Bir şeyler atıştırmak mı?

Aynı zamanda bir çok işi bir arada yapabilirsin.
Önce ayakkabı mı, bluz mu alacaksan, alırsın.
Sonra, dönerini ya da simitini yer karnını doyurursun.
Beğendiğin sinemaya girersin,
Çok istediğin filmi izlersin.

Bunları tek başıma yapmak zevksiz dersen,
Karamürsel'in ön kapısında arkadaşınla buluşursun,
İstersen Alsancakta, kordonda dolaşır,
Çayını, kahveni yudumlayıp sohbete dalarsın.

İstersen ablanla Karşıyaka'ya vapurla gider,
Çarşı, pazar dolaşırsın, vitrinlere bakarsın.
Deniz kıyısındaki banklara oturup,
Sağdan,soldan konuşup dertleşirsin.

O da olmazsa çiğdemini alır fuara girersin
Mis kokan manolyaların altına oturur
Etraftan gelen geçene bakar stres atarsın
Daha sonra mutlu olarak evine dönersin
Yine İzmir Canım İzmir...

Saime Kent

Gümüşler Web Sitesi, Copyright 2005-2011 Bütün hakları saklıdır.